Çelişkili İfadeler Podcast... Bölüm 5. Özlediğim şeyler...

 

En son ne zaman bir arkadaşımla yürekten bir paylaşımım oldu hatırlamıyorum. Derdimi anlatacağım, içimden geçeni paylaşacağım, derdini dinleyeceğim fikirlerimizi tartışacağımız arkadaşlarım çok uzaktalar şimdi.

Fiziki bir uzaklık bu bahsettiğim. Yoksa elimizde yirmi birinci yüzyılın son teknoloji iletişim imkanları, sosyal medyalar vesaire ama şöyle oturup karşılıklı konuşabilmenin, içini dökmenin verdiği huzur hiçbirinde yok. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmek böyle bir şey olsa gerek.

Tam da özlediğim şeylerden dem vurduğum bir önceki bölümü yayınladıktan hemen sonra en eski arkadaşlarımdan biriyle yazıştım whatsapp’ta. Ama o bölüm biraz İstanbul’dan şikayet etmek üzerineydi, bu defa biraz özlemek üzerine söz söyleyeceğim.

Bahsettiğim arkadaşım da aynı şeylerden şikayetçi. “Şimdi hadi gel bir kahve içelim diyecek olsam 150 kişiyi arar buluşurum” diyor, “ama hiçbiriyle dertleşemem kimseye içimi dökemem” Aynı şeyleri özlüyoruz ikimiz de. Üniversiteye hazırlandığımız dönemlerde dersten çıkıp uzun yürüyüşler yaptığımız ve hayata dair beklentilerimizi, topluma dair fikirlerimizi konuştuğumuz zamanları özlüyoruz. Ya da boş muhabbet yaptığımız, geyik yaptığımız zamanları.

İkimizde de şimdi eski üretkenliğimizi kaybetmenin hüznü var. Ama acı gerçeklerin de farkındayız; eskiden ailemizin himayesi altındaydık, tabiri caizse ekmek elden su göldendi. Şimdi durum farklı hayat hepimizi farklı yerlere sürükledi ve eğer evine ekmek götürmek istiyorsan çalışmak zorundasın. Bu zorunluluk da zamanının çoğunu alıyor zaten. Sanırım bizi üzen şeylerden biri de bu zaman meselesi. Kendimize ayıracak zamanımız yok çoğunlukla.

Neyse özlemekten bahsedeceğim demiştim konuyu dağıtmayayım. Öyle “hey gidi günler” ya da “nerde o eski ramazanlar” nostaljisi yapacak biri değilimdir genelde, ama programın adını çelişkili ifadeler koydum ve ilk bölümde de dediğim gibi kendimle çelişmem de gayet mümkün. Bu yüzden deli gibi özlediğim şeyleri paylaşmak istedim biraz. Artık hiç eskisi gibi olmayacağını bildiğim ve bunu bilmenin beni hüzünlendirdiği şeyler için bir liste yaptım kendime.

Annem ve babam. Tartışmasız listenin en başındalar. Onlara sarıldığım en son günün üzerinden aylar geçti. Aslında yıllardır onlardan uzak yaşıyorum, ama bu duruma sadece alışıyor insan, yaşadığın özlem her gün daha da artıyor. Onlar senden uzakta yaşlanırken sen onlardan uzakta büyüyorsun. Onları özlemenin bir tarifi yok.

Listede ikinci sırayı lise yıllarım alıyor. Geleceğe dair umutlarımı halen kaybetmediğim hayata safça bir açıdan baktığım yıllar. Az önce de bahsettiğim samimi bir arkadaşımla oturup yürekten sohbet edebildiğimiz günler. Okulda bir panoya dört arkadaş bir araya gelip karikatürler çizdiğimiz, yaratıcılığımızın, üretkenliğimizin zirvesinde olduğumuz yıllar.

Pek tabii lise yıllarımı üniversite yıllarım takip ediyor. Ailemden ilk uzaklaşmalarım. Ama yine de ailemin desteğiyle kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmeye çalıştığım yıllar. Trenle İstanbul’a gelip gitmeler. Eskişehir, doktorlar, adalar.

Özlediğim şeyler listesinin belki de dünya malı olarak nitelendirilebilecek tek maddesi, birkaç ay önce satmak zorunda kaldığım arabam. Hayatımda bana ait tek mülktü. Şimdi emniyet kemerini arkadan bağlayıp içinde sigara içen pis bir adama ait.

Neyse, bu liste uzar gider. Özlenen kişiler, özlenen yerler, özlenen yıllar, özlenen şeyler. Bunların bir sonu yok. Tüm bunlar sanki bana elindekinin kıymetini bil diyor. Elindekinin kıymetini bil ve sıkı sıkı sarıl ona. Geçmişe bir selam çak ve geleceğe bak. Güzel günler gelecektedir belki kim bilir?

Listen on Google Podcasts